EMMA

by - Ocak 15, 2016

             
    Çicekli koltuklarla döşenmiş salonda bizi bekleyen yaşlı bir kadın, kırışıklıklarla dolu bir yüz ve hala taptaze olan bir hafıza. Ve salonu dolduran çiçekli koltuklar yeniden. Nasıl oturalım koltuklara, en çok acı çeken ve incinen başa mı oturmalı? Ya da acıları dinleyecek olanlar nereye otursun? Ya da en sonunda kimliğini söylemeye utanacak kişi/kişiler nasil otursun? Kapıya yakın otursunlar ki/ oturmalıyım ki kaçabilmeliyim. O koca gözler beni hapsederse acılarına, öfkesine ne yaparim? Ya kapıya yakın oturup kaçacak yer bulumazsam? Saatlerce o gözlere bakmak zorunda kalırsam? Ama, evet o gözlerle saatlerce bakışmalıyım ki, taa derinlerdeki kabuklarin kırılıp; ağlamak zorunda kalıp, öfkeden yalnız kalmak için çok uzaklara gitmeyi istemeliyim. Ya da günlerce aynaya bakmaktan korkmalıyım, ya da bir daha başka gözlerle bakışmamak için boynum bükük yürümeyi öğrenmeliyim.
  Emma, 87 yaşinda bir kadın. Evet o gerçek bir kadın. 87 yaşinda olan anıların, acıların, öfkelerin ve diğer bütün iyi-kötü duygularin sahihi.... Annesini anlatmaya başlıyor.  Kendi öyküsünü anlatir gibi sahipleniyor. Ne kadar da ölüm/acı dolu bir hayat/geçmiş ve hafıza. Türklerin ve Kürdlerin ailesini öldürdüğünü söylerken; elindeki mendiliyle de anıları hatırlamaktan kızaran gözlerini siliyor.
  Ne kadar da çok kırışıklık var yüzünde. Ya her kırışıklık bir acıyla eşdeğer ise... Fotoğrafını çekip ona vermeyi teklif ediyorum. Bu bir kaçış mi bütün geçmişten? Hafızayı buraya getirmek mi istiyorum?  Bilmiyorum.  Kızı tarağı alıp saçlarını taramaya başlıyor.  Ve fotoğraf için hazırız. Gülümsemeye çalıştı ama olmadı, yapamadı. Fotoğrafını çektim ve ona verdim.  Çok hoşuna gidiyor herkesin. Konu şimdiye geldi, daha az korkuyorum ve nefret ediyorum kendimden şimdi. Aklına geliyor birden ve benim kim olduğumu soruyor.
Kimim ben?  Bu soruda nerden çıktı?  Ne kadar da kolaydı herşey, kimliksizlik.... Ne diyeceğimi şaşırıyorum,  kimliğim düğümleniyor boğazımda ve ben ne kadar da çok zorlanıyorum Kürdüm derken. Nereye gömebelirim başımı bir akbaba gibi. Şimdi gözleri daha çok korkmuş ve üzgün bakıyor Emma'nın. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum ama çok uzun bir süre birbirimizin gözlerine bakıyoruz. Hayır,  ben gözlerimi kaçırmıyorum. Yüzleşmeliyim. Hatta nefret etmeliyim kendimden ve geçmişimden. Üzüntüden içim içimi yesin ve  onun gözlerindeki bütün öfkeyi sahiplenip onunlz yaşamalıyım.
 O çok şey anlattı gözleriyle, ben kaybolmak, buharlaşmak, yok olmak ve ölmek istedim. Ne kadar da zor, yüzleşmek bütün geçmişle. Şimdi sadece gözlerimi değil herşeyimle süzüyor beni.
"Evet, benziyorsun Kürdlere" diyor.    
Sonra bir aile albümü geliyor masaya.  Ve  ilk sayfada, en üstte onun bir gençlik fotoğrafı. Ne kadar da güzel. Ama gözler aynı. Acı, öfke ve üzüntü değişmemiş. Bu eski fotografın bir fotoğrafını çekiyorum. Ve şimdiki halinin bir fotoğrafını çekiyorum.  Şimdiki halini görünce, kırışıklıklarını fark ediyor ve biraz üzüntü.  Ve sonra genç halini gösteriyorum. İnanmıyor.  Bu ben olamam, ne kadar da güzelmişim. Bu ben miyim diye soruyor defalarca. Ve gözler yine kızarıyor. Çok şaşkın.  Kendine bakmaya doyamıyor gibi. Kızarık gözler daha da büyüyor ve ayrıntısıyla süzüyor geçmişi.
"Ölürsem mezar taşı resmim bu olsun" diyor.
Şimdi ne yapmalı?
Mümkün mü ölmek?

                                                                                                 Gulsuma Demir

You May Also Like

0 şîrove

Ev jî nû derketine!